KURAN’A GÖRE İBADET NEDİR, NE DEĞİLDİR?
- 2 gün önce
- 7 dakikada okunur

İslam Fıkhı ve İslam’ın Siyasallaşması
Peygamberimizin (sav) vefatından yaklaşık iki yüz elli yıl sonra İslam'da Emevîlerle birlikte saltanat dönemi başladı yani İslam siyasallaştı. Abbasîlerle birlikte bu siyasi güç doruğa yükseldi. Abbasilerin hâkim olduğu dönemde bölgedeki bütün inançlar, bütün milletler bu güçlü Abbasi Devleti gölgesindeydi. İslami ilimler de Abbasilerin bu siyasi gücünün gölgesi altında sistemleştirildi, kurumsallaştırıldı. İslami ilimler arasında toplumda en etkin olan alanın İslam fıkhı olduğunu görüyoruz. Abbasiler döneminde yaşayan Muhammed bin İdris eş Şafi yani bilinen ismi ile İmam Şafi İslam fıkhında büyük bir değişime sebep oldu. O hadislerin de Kur'an gibi vahiy kaynaklı olduğunu kabul etti. Böylece İslam dünyasında büyük bir kırılma yaşandı.
Bu şekilde sistemleştirilen fıkıh temel olarak üç bölüme ayrılır. İbadat, Muamelat ve Ukubat. Fıkıh kitaplarındaki ibadet bölümünü okuduğumuz zaman orada abdest, namaz, oruç, hac, zekât, kurban gibi belirli zamanlarda belirli hareketlerle yaptığımız İslam'da Şeair denilen sembollerin, ritüellerin anlatıldığını görürüz. Fakat Kur'an'a baktığımız zaman Kur'an da ibadetlerin bunlar olmadığını görürüz. İşte fıkıhla Kur'an arasındaki en büyük kargaşanın yaşandığı kavramlardan biri “ibadet" kavramıdır.
Yüce Allah Kuran-ı Kerim’de insanın yaratılış amacının “ibadet" olduğunu bize bildirmiştir: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 56).
İbadet, genelde belirli ritüelleri yerine getirmek olarak düşünülmektedir. Bu durumda Yüce Allah’ın bizleri gece ve gündüzümüzü rükû ve secdeyle geçirmemiz, sürekli O’nu zikretmemiz için yarattığı düşünülüyor. Dolayısıyla Kuran’ın en büyük zulüm dediği Allah’a şirk koşmayı, putperestlerin tahtadan veya taştan yaptıkları heykeller önünde secde etmeleri olduğu sanılıyor. İslam’ın en temel kavramları olan ibadet ve şirk kavramlarını bu şekilde anlattığımızda çağımızın düşünen insanları, Kuran’ın (haşa) bu çağa hitap etmediğini, cahiliye dönemi putperestlerinin seviyesine hitap ettiğini doğal olarak zannedeceklerdir.
Eğer durum böyle olsaydı, meleklerin şu itirazının haklı olması gerekirdi: “Hani Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim" demişti. Onlar, "Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi var edeceksin? Oysa biz seni hamd ile tesbih ediyor ve seni kutsuyoruz’ dediler. Allah, ‘Şüphesiz ben sizin bilmediklerinizi bilirim’ dedi.” (Bakara, 30). Melekler Allah’ı sürekli övüp ve zikretmelerine rağmen yeryüzüne halife olacak insanın demek ki yaratılış amacı bundan daha farklı olması gerekiyor.
Bugün Satanizm denilen şeytana tapınan bir örgütün çıktığını görüyoruz. Bu yapılanmanın şeytan temsil eden bir suretinin karşısında bazı ayinler yaptıklarını, onun önünde saygı gösterdiklerini, bu şekilde ayinler yaparak şeytana tapınla güya ayini gerçekleştirdiğini görürüz. Aslında bu dünyayı yöneten derin devletin insanları aldattığı bir algı operasyonudur. Derin devlet, dindarların şeytan algısını, şeytana tapınmayı bu şekilde göstermek için özellikle Satanizm adı altında hiçbir akıl sahibinin kabul etmeyeceği bir grup oluşturdular ve bunun üzerinden sanki şeytana tapınmanın böyle bir şey olduğunu bize inandırmaya çalışıyorlar. Halbuki şeytana tapınmak Allah'ın dosdoğru yolu olan sırat-ı müstakim dışında bir hayat yaşamak yoksa İslam'ın gerçek anlamda yasakladığı putperestlik bir taşın, bir suretin önünde eğilerek gerçekleştirilecek kadar basit bir konu değil. Bu dünyayı dünyayı sömürenlerin bir algı oyunudur.
Namaz ve İbadet Farklıdır
Allah, namaz kılmak, oruç tutmak ve hacca gitmek gibi "şeair" (semboller/ritüeller) ile "ibadet"in arasını ayırmıştır: “Bana ibadet et ve beni anmak için namazı kıl.” (Taha, 14). Şu ayette de: “Oysa onlar, hakka yönelerek dini yalnız Allah’a has kılarak O’na ibadet etmek, namazı kılmak ve zekâtı vermekle emrolunmuşlardı. İşte dosdoğru din budur.” (Beyyine, 5) ibadetin, namaz kılmaktan ve zekât vermekten farklı, başka bir şey olduğu açıkça görülmektedir.
Sırat-ı Müstakim (Dosdoğru Yol) Nedir?
Peki Allah'a nasıl ibadet edeceğiz? Kuran bize şöyle cevap veriyor: “Ve bana ibadet edin, işte dosdoğru yol (sırat-ı müstakim) budur.” (Yasin, 61). Bizler her gün namazlarımızda Fatiha suresini okur ve tekrarlarız: “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi dosdoğru yola (sırat-ı müstakim) ilet.” (Fatiha, 5-6).
Yüce Allah bize bu sırat-ı müstakiminin ne olduğunu yine Kuran’da kendisi açıklamaktadır: "De ki: Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin —sizi de onları da biz rızıklandırırız—, kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın, haklı bir sebep olmadıkça Allah’ın muhterem kıldığı cana kıymayın. İşte aklınızı kullanasınız diye Allah size bunları emretti. Rüştüne erişinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın. Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. Biz herkesi ancak gücünün yettiği kadarıyla sorumlu tutarız. Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız bile olsa adaletli olun. Allah’a verdiğiniz sözü tutun. İşte düşünüp öğüt alasınız diye Allah size bunları emretti. Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur (Sırat-ı Müstakim), buna uyun; başka yollara sapmayın, sonra onlar sizi O’nun yolundan ayırıp parçalar. İşte titizlikle korunasınız diye Allah size bunları emretti." (En'âm, 151-153)
Bu doğru yolun, Hz Musa'ya gönderilen “On Emir” olduğunu ve Budistlerden Hindulara, tüm mezhepleriyle Müslümanlardan ateistlere kadar yeryüzündeki tüm insanların bu ilkelerde uzlaştığını fark etmek zor değildir. Bu gruplardan hiçbiri haksız yere cana kıymayı veya yetim malı yemeyi meşru görmez. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsan —yani Allah ile bağın (salat) varsa— ve bu doğru yolu takip ettiysen, ahirette senin için korku yoktur:
"Şüphesiz iman edenler ile Yahudiler, Hristiyanlar ve Sâbiîlerden kim Allah’a ve ahiret gününe iman edip salih amel işlerse, Rableri katında mükafatları vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." (Bakara, 62)
Şeytanın Tuzağı ve Ahlak Merkezli İslam
Kuran’da günahın ve isyanın sembolü olan şeytan, bizi saptırmak için sırat-ı müstakim üzerine oturacağı bildirilmiştir; şeytan, camilerde değil, günlük hayatımızda, pazarlarda ve iş yerlerinde bize yaklaşır. Bize, anne babaya itaatsizliği, yetim malı yemeyi, zinayı veya ölçü-tartıda hile yapmayı fısıldar:
"Şeytan dedi ki: (Beni azdırmana karşılık), andolsun ki ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolun (sırat-ı müstakimin) üzerine oturacağım." (A'râf, 16)
Şeytan dünya hayatıyla ilgili konularda insanoğlunu saptırmakla uğraşır. Bunlarda insanların birbiri arasındaki ahlaki, insani ilişkileridir:
"Dünya hayatı, aldatıcı (ğarur) bir menfaatten (geçici bir zevkten) başka bir şey değildir." (Âl-i İmrân185)
"Şeytan onlara ancak aldatıcı (ğarur) vaatlerde bulunur." (Nisâ Suresi 120)
Dikkat edilirse bu iki ayette geçen “aldatıcı (ğarur)” ifadesi hem dünya hayatı için hem de şeytan için zikredilmiş. Çünkü şeytanın temel hedefi dünya hayatında insanın dosdoğru yolunun üzerine oturmak, Yüce Allah’ın seçip beğendiği yaşam modelinin yani cennet hayatının dünyada yaşanmamasını, insanlar arasında kaos, kargaşa ve sevgisizliğin oluşmasını hedefler. O sizin kıldığınız namaza, kestiğiniz kurbana, yaptığınız hac ve umreye değil insani ilişkilerinize saldırır.
Fatiha Suresi ve Sıratı Müstakim
Müfessirler genelde Fatiha suresinin sonundaki “Kendilerine gazap edilenler” ifadesinin Yahudileri işaret ettiğini; “sapanlar" kısmının ise Hristiyanlara işaret ettiğin söylerler. Halbuki Hz. Muhammed'in (sav) getirdiği mesajın takipçilerinden olsun veya onun dışındaki takipçilerden olsun, dosdoğru yoldan (sırat-ı müstakimden) çıkan kimselerdir burada kastedilenler:
“Kim bir mü'mini kasıtlı olarak öldürürse onun cezası içinde sürekli kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve kendisi için büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisa 93)
“Kim Allah'a ortak koşarsa uzak bir sapıklığın içine düşmüştür.” (Nisa 116)
Mealini verdiğimiz Nisa suresinin 93. ayetinde masum bir cana kıymanın cezasının ebedi cehennem olduğu bildirilerek işte bu büyük suçu işleyenlere Allah’ın gazap ettiği ifade edilmiş. Fatiha suresinde geçen “gazaba uğramanın” sebebi işte bu tür suçlardır ki bu kişilerin Yahudilerden veya diğer bir inanç ve milletten olması fark etmez.
Yukarıda geçen Nisa suresinin 116. ayetinde de Allah’a ortak koşan her kim olursa olsun Fatiha suresinde geçen “sapanlar" sınıfına dahil olduğunu anlıyoruz.
Şeytan sizin namazını kılıp kılmamanızla çok ilgilenmez; çünkü bu sizin Allah ile olan kalbi, duygusal bağınızdır. Oysa diğeri, Allah'ın kulları ile olan karşılıklı ilişkinizdir. Ve Allah sizi salih amellerinizden hesaba çekecektir. Siz Allah'a ibadet eder yani sırat-ı müstakim üzere yaşarsınız ve O'ndan yardım dilersiniz; bu yardım ise tabi ki Allah ile olan kalbi bağınızdan (salattan/ namazdan) geçer: "Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım dileyin. Şüphesiz Allah sabredenlerin yanındadır." (Bakara, 153). Allah ile bağı güçlü ve sağlam olan kişiye, Allah en iyi seçimi yapması için yardım edecektir. Dikkat edilirse yukarıda mealini verdiğimiz Fatiha suresinin 5. ayetinde “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz.” geçmişti. Demek ki, Allah’a sırat-ı müstakime (0n Emir) uyarak ibadet ederiz, sabır ve namazla da yardım dileriz.
İbadet ve Halifelik
İnsanoğlunun yaratılış gayesi olan ibadet, bireyin etrafınızdaki insanlarla olan ilişkisinde ortaya çıkar. Hayat bu ilişkilerden doğar ve sürer. İbadet kelimesi köken olarak İbranicedir ve “çalışmak, hizmet etmek” anlamlarına gelmektedir. Yüce Allah’ın: “Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim" (Bakara, 30) sözüyle insana yüklediği yeryüzündeki halifelik görevi ise çalışmakla, üretmekle gerçekleşir: "De ki: Çalışın, yaptıklarınızı Allah da görecektir..." (Tevbe, 105). İnsan ahlakı ve amelleriyle yükseldikçe yaratılış gayesine yaklaşır; bilgisi arttıkça etrafındaki olaylar üzerindeki tasarrufu artar ve Allah'ın kendisine verdiği nimetleri bu evrenin faydasına sunmayı başarır.
Buradan anlıyoruz ki ahlak, İslam'ın ana eksenidir ve ahlaka bağlılık İslam'ın takvasını temsil eder. Ayette şöyle buyrulur: "Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa öylece sakının (Hakkıyla takva sahibi olun)." (Âl-i İmrân, 102). Buna göre; "azıcık hile yapayım" veya "nefsimi tutamadım, öldüreyim" diyemezsiniz. İslam, fıkıh alimlerinin sunduğu gibi şartları arasında ahlakın bulunmadığı bir din değildir. Onların anlayışına göre, ölçüde yaptığınız hileyi Allah'ın bağışlaması için belirli bir duayı yetmiş defa okumanız ya da insanların malını gasp etmenizi affettirmek için yılda bir kez "Tesbih Namazı" kılmanız yeterlidir! İşte bu yüzden camilerimiz namaz kılanlarla dolup taşarken, toplumda ahlak yok olmuştur.
İslam ve İman Arasındaki Fark
Dinde ezan, abdest, namaz, oruç, hac, zekât gibi şiarlar (semboller/ritüeller) büyük bir öneme sahip olmakla birlikte, asıl karmaşa İslam'ın şartları ile İmanın şartları arasında yaşanmaktadır. "İslam beş şart üzerine kurulmuştur" anlayışı hatalıdır; doğrusu "İman beş şart üzerine kurulmuştur" olmalıdır. Çünkü İslam sadece Muhammed ümmetinin dini değil aksine evrenseldir, iman ise özeldir; Hz Musa'ya iman edenler, Hz İsa'ya iman edenler veya Hz Muhammed'e iman edenler olabilir. Tüm insanlığı kapsayan evrensel olan İslam’ın şartları: Allah'a iman, ahiret gününe iman ve buna ek olarak salih amel işlemektir. İmanın şartlarına gelince; eğer samimi bir mümin Hz İsa'nın takipçisi ise namazı onun usulünce kılmalı, orucu onun usulünce tutmalıdır. Eğer Hz. Muhammed'e (s.a.v.) tabi isek, onun kıldığı gibi namaz kılmalı, Ramazan orucunu tutmalı, zekât vermeli ve Beytullah'ı haccetmeliyiz. Tabii ki şu ölçüyü unutmadan: "Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez." (Bakara, 286) Yani: "O halde gücünüz yettiğince Allah’a karşı gelmekten sakının." (Teğâbun, 16).
Bugün dinlerin, milletlerin, devletlerin birbiriyle savaştığı, acılarla dolu ahir zamanda, Yüce Allah'ın şu sözüne dönmemiz gerekir:
"Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin (sırat-ı müstakim üzere yaşayın) ki Allah’a karşı gelmekten sakınasınız." (Bakara, 21)
Ayrıca Allah'ın dosdoğru yoluna (sırat-ı müstakim/On Emir) sımsıkı sarılmalıyız. Dünyanın her köşesinden müminlere tuzaklar kurulduğu şu ahir zamanda buna her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Bu yüzden güzel ahlakla kuşanmalı; Allah'ı bilen, O'ndan yardım dileyen, müslüman, mümin ve diğer insanları insanlıkta kardeşleri, yaşadığımız şu yeryüzünde ortakları olarak gören özgür insanı inşa etmek için çalışmalıyız.
“Allah sizden iman edip salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri hükümran kıldığı gibi onları da yeryüzüne hükümran kılacağını vaad etti. Kendileri için seçip beğendiği dinlerini onlar için güçlendirip yerleştirecek ve korkularından sonra onları güvene kavuşturacaktır. Onlar bana ibadet eder, hiçbir şeyi bana ortak koşmazlar. Bundan sonra kimler inkâr ederse işte onlar yoldan çıkmış olanlardır.” (Nur, 55)




Yorumlar