top of page

KURAN'DA NAMAZ VE KADİM TARİHİ

  • 5 saat önce
  • 7 dakikada okunur

Arapçada "salât" kelimesi temel olarak "sıla" (bağ kurmak) ve "dua" anlamlarına gelir. Türkçe karşılığı olarak dilimizde kullandığımız "Namaz" kelimesi ise Farsça kökenli olup, köken olarak Hintçe/Sanskritçe "namaste" (eğilerek selamlamak/saygı göstermek) ifadesiyle bağlantılıdır. Farsça namaz (ibadet/yere kapanma) ve Sanskritçe namas (eğilme) kelimeleri, saygı ve bağlılık anlamlarını içerir. Kur'an'da geçen tüm salât kelimelerinin namaz olarak çevrilmesi anlam kaybına sebep olmaktadır Bu sebepten dolayı salât ile ilgili ayetlerin anlamlarını incelememizde fayda var.

 

Dua Anlamına Gelen Salât:

 

Yüce Allah'ın şu sözlerinde bu kelime sadece dua anlamında kullanılmıştır:

 

"...Onlara dua (salât) et; çünkü senin duan (salâtın) onlar için bir huzurdur." (Tevbe 103)

 

"İşte Rablerinden bağışlanmalar (salâvât) ve rahmet hep onlaradır..." (Bakara 157)

 

"..Harcadığını Allah katında yakınlıklara ve Rasul’ün dualarına (salâvât) vesile edinir." (Tevbe 99)

 

"Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize salât eden O’dur, melekleri de..." (Ahzâb 43)

 

Allah ile Bağ (sıla) Anlamına Gelen Salât:

 

Duanın temel bir sonucu olarak kul ile Rabbi arasındaki bağ (sıla) anlamına gelen salât hakkında gelen ayetlerde ise Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

 

"Ne tasdik etti, ne salât yaptı. Fakat yalanladı ve yüz çevirdi." (Kıyamet 31,32)

 

Bu iki ayet, Kuran'ın belağatı (hitabet sanatı) açısından kelimelerin birbirine zıt seçilmesiyle kurulan muazzam bir dengeye sahiptir. Buna Mukabele (Karşıtlıkların Uyumu) denir.

Ayetler arasında tam bir zıtlık dengesi kurulmuştur:

Tasdik etmek (Doğrulamak) -Yalanlamak

Salât etmek (Yönelmek) -Yüz çevirmek

 

Demekki salât kelimesinin Kuran'da geçen temel kök anlamlarından biri ve aslı "yüz çevirmenin zıttı olan yönelmek bağ kurmak (sıla)" dır.

 

Önceki Ümmetlerde Namaz:

 

"..Yaşadığım sürece bana salâtı ve zekâtı emretti." (Meryem 31). Burada Allah'ın İsa Mesih'e vasiyet ettiği salât; sabah iki rekât, öğle dört rekât ve Muhammed ümmetine gelen diğer beş vakit namaz gibi bir namaz ritüeli değildir; aksine Hristiyanlık dinine özel ritüelleri olan bir namazdır.

 

Aynı şekilde Hz Lokman’ın dilinden aktarılan: "Yavrucuğum, namazı (salâtı) kıl, iyiliği emret, kötülükten sakındır..." (Lokman 17) ayetinde de Lokman oğluna beş vakit namazı mı emrediyordu? Yoksa ona, o dönemde bilinen ve özü ibadet olarak kul ile Rabbi arasındaki bağ olan salât mı emrediyordu?

 

Yine Hz İbrahim’in dilinden: "Rabbim, beni namazı dosdoğru kılanlardan eyle..." (İbrahim 40),

 

"..Başına gelene sabredenler ve namazı kılanlardır.." (Hac 35)

 

Hz İsmail hakkında: "Halkına namazı ve zekâtı emrederdi ve Rabbi katında hoşnutluğa ermişti" (Meryem 55)

 

Hz Zekeriya hakkında: "Zekeriya mihrapta durmuş namaz kılarken melekler ona seslendi.." (Âl-i İmran 39) ayetleri de bu şekildedir.

 

Bu ayetlerden önceki peygamberlerin, Muhammed ümmeti gibi beş vakit namazı kıldığı anlamını çıkmaz; bilakis kendi döneminde bilinen belirli bir ritüel halinde bunu yerine getirdikleri anlaşılır.

 

Muhammed ümmetine ait namaz ise Yüce Allah'ın şu sözünde açıkça bildirilmiş: "Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında.." (Cuma 9). Burada namaz, bildiğimiz Cuma namazı anlamındadır. Araplar o dönemde cuma gününe "yevmül arube (arap günleri)" derlerdi ve o gün toplanarak eğlenceler, panayırlar, toplantılar düzenlerlerdi. Hz Muhammed (sav) döneminde bugünü Müslümanlar cuma (toplanma) günü yapmışlar ve cuma namazı bugüne kadar gelen İslam’ın şiarlarından (sembollerinden) biri olmuştur.

 

Bildiğimiz vakit namazları anlamında kullanılan salât ise: "Ey iman edenler! Namaza kalktığınızda yüzlerinizi yıkayın.." (Mâide 6) ayetinde gelmiştir. Kendi ümmetine namazların vakti, namazdaki rekât sayılarıyla birlikte namazın açıklanması ve uygulamalı gösterilmesi Rasulullah'ın (sav) görevlerindendi.

 

Namaz ve Abdest Konusundaki Kolaylık:

 

Burada, abdest, taharet (temizlik) ve gusül kavramlarının boyutu ve bunlarla ilgili fıkhi ayrıntılar hakkında şu uyarılarda bulunmak faydalı olur:

 

Fıkıh kitaplarında bu konularda verilen detaylar Kuran'ın kolaylık prensibi ile uyuşmamaktadır. Eğer bir kimse bu kitapların lafzına bağlı kalmak isterse, abdestinin, temizliğinin ve namazının geçerliliği konusunda vesvese hastalığına tutulur. Bu tür bir fıkıh, çöküş asırları boyunca kökleşmiştir. Maalesef bugün İslam fıkhının temel bir parçasıymış gibi okutulmaktadır; oysa ibadetler, özellikle namaz ve oruç, en basit insana bile açıklanması bir saatten fazla sürmez. Namaz on yaşındaki birine farz kılındığına göre, bu, on yaşındaki bir insanın bunu kavrayabileceği anlamına gelir.

 

Kuran'da Namaz Niçin Detaylandırılmadı?

 

Birisi şunu sorabilir: Kuranda abdestin detayları anlatılırken Namazın pratik uygulaması neden zikredilmedi de açıklama alanı müminlere beyan etmesi için Rasulullah’ın uygulamasına bırakıldı?

 

Cevap olarak diyebiliriz ki: Namaz, insanın Rabbi ile olan ilişkisine bağlı ruhani bir ibadettir; Allah ile sürekli ve kesintisiz bir bağdır. Çünkü bu, insanın kendisinden daha yüce bir gücün varlığını hissetme ve huzur arayışı içinde onunla iletişim kurma ihtiyacındaki fıtri bir duygudur. İslam, Hz Nuh'tan başlayıp alemlere rahmet olarak gönderilen ve kıyamete kadar geçerli bir mesaj taşıyan son peygamber Hz Muhammed'e kadar tüm Rasullerin getirdiği evrensel bir din olduğu için; Allah'a ve ahiret gününe inanan tüm milletleri (ümmetleri/ Ehl-i Kitap ve diğerleri) kapsayan bir dindir. Bu milletlerin dini ritüelleri, namaz dahil olmak üzere Muhammed ümmetinin ritüellerinden farklıdır. Bu yüzden Allah, namazın pratik uygulamalarını —kendilerince bilinen İbrahim'in namazı örneğinde olduğu gibi— kendi ümmetinin müminlerine açıklaması için Rasulullah'a bırakmıştır. Bunu şu ayetten anlamaktayız:

 

"Namazı kılın, zekâtı verin, Rasul'e itaat edin ki merhamet göresiniz" (Nur 56)

 

Yukarıdaki ayetin geçtiği Nur suresi genel hükümlerin emir ve yasakların, farzların bildirildiği suredir. Nur suresinin en başında 1. ayette şöyle buyurulmaktadır:

 

"(Bu,) indirdiğimiz ve (hükümlerini) farz kıldığımız bir sûredir ve Biz, bu sûrede, düşünüp öğüt alasınız diye (anlaşılması kolay) apaçık âyetler indirdik."

 

Kuran'da sürekli "Allaha ve Rasulüne itaaat edin" kalıbı ile gelen bu ifade sadece yukarıda mealini verdiğimiz Nur suresi 56. ayette "Rasule itaat edin" şeklinde tek gelmiştir. Böylece Kuran'da namaz ve zekatın niçin detaylı açıklanmadığını anlıyoruz. Rasulullah bunları kendi uygulamalarıyla ümmetine göstermiştir. Müminlerin namaz kılmadığı bir gün bile olmadığı için, Peygamber'den kesintisiz ve güvenilir rivayet zincirleriyle (mütevatir) bize aktarıldığı gibi namazları kılıyoruz.

 

Yaşayan sünnet dediğimiz, toplumda kesintisiz uygulanarak bizlere kadar ulaşan, İslam’ın şiarı haline gelmiş Rasulullah'ın uygulamalarını şu anda namazda ümmeti Muhammed uygulamaktadır. "Her kim Allah'ın şeârine (sembollerine) saygı gösterirse, artık şüphe yok ki o, kalplerin takvâsındandır." (Hac 32)

 

Her Ümmette Farklı Namaz Kılma Şekli (İkametü's Salât):

 

Kuran, namaz kılmanın Muhammed ümmetinden önce de var olduğunu şu ayette belirtir:

 

"Hani biz İbrahim’e Beyt’in yerini hazırlamış ve: 'Bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, ayakta duranlar, rükû ve secde edenler için evimi temiz tut' demiştik." (Hac 26).

 

Burada kıyam (ayakta durma), rükû ve secde halleri zikredilmiştir; ancak bunların sıralaması milletten millete farklılık gösterir. Örneğin Âl-i İmran 43'te Meryem’e hitaben secdeden sonra rükû etmesi istenir ki bu Hristiyanların namazının bir özelliğidir. Buna karşılık Muhammed ümmetinin müminlerinden Hac 77'de istendiği üzere rükûnun secdeden önce gelmesi söz konusudur. Namazın kılınışındaki bu ayrım, bir milletten diğerine değişen nitelikleri gösterir. İsra 107. ayette de Muhammed ümmetinin alnı üzerine secde yapma uygulamasından farklı olarak, Hristiyanların yaptığı gibi "çeneler üzerine kapanarak secde etme" biçimi zikredilir. Bugünkü Hristiyanlar aynı bu ayetlerde belirtildiği üzere rukudan önce çeneleri üzerinde secde yapmaktadırlar. Dolayısıyla namaz, milletten millete farklılık gösteren bir ibadettir; bu sebeple Allah, kıyam, rükû ve secdeden oluşan namazın pratik uygulamasını kendi ümmetine açıklaması görevini Rasulullah'a vermiş, Kuran- Kerim'de detaylandırmamıştır.

 

Buna karşılık, Peygamber’e (sav) isnat edilen İsra ve Miraç hadislerini ve buna eşlik eden rekât sayıları ile vakitlerin farz kılınma hikayelerini kabul edemeyiz. Bunların hepsi asılsız ve Kuran ile çelişen hadislerdir. Çünkü Peygamber (sav), Allah'ın yönlendirmesiyle, miras kalan İbrahim'in dini (milleti) üzere ümmetine pratik uygulamayı göstermiştir. Kuran'da sadece Muhammed ümmetine ait namaz vakitlerini vermekle yetinilmiştir, çünkü bu vakitler İbrahim’in dininde bilinmiyordu. Bu nedenle Muhammed ümmeti, İsra ve Miraç hakkında Peygamber’e isnat edilen o efsanevi hadislerin hiçbirine asla muhtaç olmamıştır; kaldı ki İsra hakkındaki hadisler, Kuran'da geçen İsra ile ilgisi olmayan efsaneler ve detaylar içermektedir.

 

Aynı şekilde yukarıda da değindiğimiz gibi, Kuran'da neden abdestin açıklanıp da Muhammed ümmetinin kıldığı namaz şeklinin açıklamadığını da anlıyoruz: Çünkü abdest, namazdan önce gelen ve doğrudan ona bağlı bir ibadettir ve diğer milletlerde olmayıp sadece Muhammed ümmetine özeldir. Diğer milletlerin namazlarında abdest yoktur. Abdestten bahsedildiğinde Mâide 6. ayette münhasıran Muhammed ümmetinin müminlerine hitap edilerek bunun sadece kendi dinlerinde bir ibadet olarak nasıl olacağı gösterilmiştir.

 

Böylece Kuran'da namaz alanı açık bırakılmıştır. Namazın orada (şekil olarak) tayin edilmemesi ve sadece Muhammed ümmetinin namazına bağlanmamasıyla, Hikmetli Kuran'ın farklı millet ve ritüellere sahip tüm alemlere gelmiş bir vahiy olma hedefi gerçekleşmiş olur. Eğer namazı sadece Muhammed ümmetine has şekliyle zikretseydi, bu diğer milletlerin namazlarını iptal etmek anlamına gelir ve vahiy sadece Hz Muhammed'in (sav) ümmetine özel kalırdı. Oysa vahiy, milletleri ne olursa olsun ve namaz şekilleri ne kadar farklı olursa olsun tüm alemlere gelmiştir.

 

Namaz Kılmanın (ikametu Salât) Vakitleri ve Rekâtları:

 

Kuran'da namazla ilgili sabah (salâtu'l fecr)- akşam (salâtu'l işa) vakitlerinin açıkça verildiğini görmekteyiz. Ayrıca namaz vakitleriyle ilgili ayetlerin bütününün yorumlanmasıyla beş veya üç vakit olarak ta tefsir edilebilmektedir.

 

"Namaz, müminler için vakti tayin edilmiş bir yükümlülüktür." (Nisa 103) Namazların vaktinden bahseden bu ayetin ışığında düşündüğümüzde namazın vaktinin içerisinde eda edilmesinin çok önemli olduğunu görüyoruz. Vaktinde tutulamayan oruçlarla ilgili olarak başka günlerde kaza edilebildiği bildirildiği halde namazın kazasının olmadığını görmekteyiz. Namazın geçirilmemesi gereken hassas vakitlerin sabah ve akşam vakitleri olduğunu bu ayetten çıkarılabiliriz. Çünkü günün diğer vakitleri geniş vakitlerdir, sabah ile akşam ise dar vakitlerdir. Ayrıca bu ayette namazın vaktinin yazılmış olduğu ifadesinden yola çıkarak Kuran'da temel olarak yazılı sabah ve akşam namazlarının bulunduğunu ifade edebiliriz.

 

Nisa suresi 101. ayette “sefere çıkıldığında namazı kısaltmanın bir sakıncası olmadı” vurgulanmış yine devamındaki 102. ayette de düşman karşısında cephede “namazı bölerek kılınabileceği” bildirilmiş, bu durumda namazın hiçbir şekilde terk edilmemesi gerektiği ve namazın çok önemli bireysel bir sorumluluk olduğunu görmüş oluyoruz.

 

Ayrıca bu ayetler ışığında namazların rekât sayılarının ne olduğunu çıkarabiliriz. Nisa suresi 101. ayette bildirilen namazın kısaltılması, 102. ayette de namazın bölünmesinin işaret edilmesinden anlaşılan o ki, namazın aslı iki rekât olarak eda edilmesidir. Zaten Peygamberimizin (sav) uygulamalarında kamu içerisinde yani cemaate namaz kıldırırken iki rekât olarak kıldırdığını, iki rekât üzerine yapılan eklemelerin Peygamberimizin (sav) nafile olarak uygulamaları olduğu anlaşılmaktadır.

 

Allah'tan Bağını (Salâtu Sıla) Koparmanın Hükmü:

 

Kur'an'da Yüce Allah, Kendisinden bağı (sıla) koparmak anlamında salâtı tamamen terk edenleri uyarır: "Biz Allah’la bağımızı (musallin) koparmıştık." (Müddessir 43). Allah ile bağ (sıla) anlamında salâtın salih ameller ve sırat-ı müstakim üzere olmak olduğunu biz Kuran ayetlerinden anlamaktayız. Bu yönüyle salâtı terketmek toplumsal hakların yerine getirilmemesini doğurduğundan karşılığında bir ceza olduğunu görüyoruz. Hatta bu yönüyle salâtı terketmek (Allah'tan kopmak) Kuranda mücrimlerin sıfatı olduğunu bunun da inkarcılık olduğunu anlamaktayız.

 

Namaz Kılmayı (ikametu Salât) Terketmenin Hükmü:

 

Ancak, namazı kılmanın "ikametu salât" terkedilmesine yönelik bir cezalandırma Kuran'da zikredilmez. Bu Allah ile kul arasındaki vicdani bir durumdur, kişinin bireysel olarak manevi gelişimi ile ilgilidir. Fakat namazı kılanlar için büyük bir ödül ve mükafat verileceği de bildirilir.

 

Bu durumda Kuran'da "ikametu salât" şeklinde gelen salâtın namaz kılmak anlamında olduğu; sadece "salât" şeklinde geldiğinde Allah ile bağ kurmak (sıla) anlamında olduğunu anlıyoruz.

 

Böylece Musallin (salât edenler) ve mukimu's salât (namazı kılanlar), bu iki ifadenin arasındaki farkı şöyle izah edebiliriz: Musallin (Allah ile bağ kuranlar) Allah’ın emirlerine itaat edenlerdir. Mukimu's salât (namaz kılanlar) ise Allah'a içten sevgi duyanlardır, yani Allah'ın şiarına (sembollerine) saygı duyanlardır. Bu sebeple Kuran'da itaat ile ilgili hükümler toplumsal vicdanla alakalı, kamu hukukuna giren konular olduğu için uyulmadığı taktirde cezai müeyyideleri vardır, hırsızlık, adam öldürme, iftira atma...gibi. Bunlar "Allah'tan (emirlerinden) hakkıyla sakının." (Al-i İmran 102) ayetinde karşılık bulan toplumsal yükümlülüklerdir.  Fakat Allah’ın şiarlarına karşı sevgi ve saygı ile ilgili kişisel vicdana dayalı konular bireyin kendi manevi gelişimi ile ilgili olduğundan yapılmadıkları taktirde bir cezai müeyyide içermezler, namaz, kılmamak, oruç tutmamak, içki içmek...gibi. Bunlar da "Allah'tan (emirlerinden) gücünüz yettiğince sakının." (Teğabun 16) ayetinde karşılık bulan vicdani yükümlülüklerdir.

 

Kuran'ın eşsiz ifadesi açısından şu küçük ama önemli detayı da vermekte fayda var: Kuran'da Salât kelimesi vav harfi ile olursa (الصلولة) namaz kılmak anlamında; elif harfi ile olursa (الصلاة)Allah ile bağ kurmak anlamındadır.

 

Namaz, İbrahim (aleyhisselam) zamanından beri tüm dinlerde mevcuttur. Bu, insanlığın ibadete olan eğiliminin açık bir ifadesidir. "Ey iman edenler! Rükû edin; secdeye kapanın; Rabbinize ibadet edin; hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz." (Hac 77)

Yorumlar


bottom of page